Dünya, senin kadar canlı!

Dünya, senin kadar canlı!

Her yıl Amazon yağmur ormanlarına yaklaşık 400 milyar ağaç ve bunlara bağlı olan tüm canlılar yedi metre yağmurla (Londra'daki yıllık yağışın dört katı) sırılsıklam olur. Bu yağmurların nedeni tamamen coğrafi konumdur. Ekvatordaki yoğun güneş ışığı, suyun denizden ve karadan buharlaşmasını hızlandırır, rüzgarlar okyanustan nem getirir ve etraftaki dağlar gelen havanın yükselmesini, soğumasını ve yoğunlaşmasını sağlar. Böylelikle oluşan yağmurların yağdığı yerlerde yağmur ormanları olur.

Ama bu, hikâyenin sadece yarısı.

Amazon'daki yaşamda sadece yağmur yağmaz, toplanır da. Yemyeşil bitki örtüsü her gün gökyüzüne 20 milyar ton su buharı salar. Ağaçlar havayı gaz halinde olan bileşikler ve tuzlarla doyurur. Rüzgâr bakterileri polenleri, yaprak parçalarını ve böcek kabuklarını atmosferde ayıklar. Ormanın mikroplarla ve organik artıklarla dolu olan ıslak nefesi, yağmur için ideal koşulları yaratır. Havadaki su ve suyun yoğunlaşmasını sağlayan partiküller ile yağmur bulutları büyük bir hızla oluşur.

AMAZON SADECE KENDİSİNDEN SORUMLU DEĞİL

Ancak Amazon, kendisinden çok daha büyük bir alanı etkiliyor: Ormanlar, dünyanın dolaşım sisteminin hayati pompalarıdır. Amazon'dan yukarı doğru akan suyun tamamı, Güney Amerika'daki çiftlik ve şehirlere yağış getiren devasa bir uçan nehir oluşturur. Bazı bilim insanları, uzun mesafedeki atmosferik dalgalanma etkileri sayesinde Amazon'un Kanada kadar uzak yerlerde oluşan yağışlara katkıda bulundukları sonucuna varmışlardır.

Ekolojisi büyük ölçüde yakın zamanda keşfedilen Amazon'un yağmur ritüeli, canlıların çevrelerini ve gezegeni bir bütün olarak değiştirmelerinin şaşırtıcı yollarından sadece biridir. Günümüzde artık mikropların sayısız jeolojik sürece katkı sunduklarına dair güçlü kanıtlar var. Öyle ki bazı bilim insanları mikropların kıtaların oluşmasında dahi rol oynadıkları görüşünde.

DÜNYA'DAKİ HER CANLININ BİR GÖREVİ VAR

Ağaçlar, algler ve diğer fotosentetik organizmalar, Dünya'nın oksijeninin çoğunu üretir ve karmaşık yaşamı destekleyecek kadar yüksek bir seviyede tutulmasına yardımcı olur. Öte yandan bu oran Dünya'nın en küçük bir kıvılcımda alevler içinde patlayacağı kadar yüksek değildir. Okyanus planktonları tüm diğer yaşamların dayandığı kimyasal olayları dengeleyerek ve küresel iklimi değiştirerek bulut örtüsünü artıran gazlar yayar. Deniz yosunu, mercan resifleri ve kabuklu deniz hayvanları çok miktarda karbon depolar, okyanusun kimyasını dengeler ve kıyıları sert hava koşullarından korur. Filler, kır köpekleri ve termitler gibi çeşitli hayvanlar, su, hava ve besin akışını değiştirip milyonlarca türün potansiyelini iyileştirerek gezegeni yeniden yapılandırır.

İnsanlar Dünya'yı dönüştüren canlıların en uç örneğidir: Sera gazlarını atmosfere dağıtarak, küresel sıcaklıkları yükselterek, deniz seviyelerini yükselterek ve fırtınaları şiddetlendirerek gezegenin güneş radyasyonuna verdiği yanıtı değiştirdik.

KÜRESEL ISINMANIN EN BÜYÜK ENGELİ NE?

Küresel ısınmayla ilgili önlemlerin önündeki en büyük engellerden biri, insanların tüm gezegeni etkileyecek kadar güçlü olmadıkları konusundaki inatçı fikirleri. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, yönetiminin insan kökenli iklim değişikliği ile ilgili raporlarından birine yanıt olarak, "İnanmıyorum." demişti.

GAIA HİPOTEZİ: BİZ DÜNYA'YIZ

İngiliz kimyacı James Lovelock 1970'lerde Gaia hipotezini ortaya attığında, uzun süre bilim dünyasının muhalif oklarını da üzerinde toplamıştı. Dünya üzerindeki tüm canlı ve cansız her şeyin dünyanın bir parçası olduğunu, dünyadan ayrı düşünülemeyeceğini savunan bu görüşe günümüzde o kadar da sert biçimde karşı çıkılmıyor. Her ne kadar bazı bilim insanları Gaia'nın, "Biz ve tüm canlılar, yalnızca Dünya'nın sakinleri değiliz, biz Dünya'yız." cümlesini hâlâ reddetseler de bu gerçekler ana akım bilimin bir parçası haline geldi.

Rochester Üniversitesi'nden bir astrofizikçi olan Adam Frank "Gaia'yı tekrar ziyaret etme zamanı geldi" derken, Gezegensel Bilimler Enstitüsü'nde bir astrobiyolog olan David Grinspoon, "Yaşam, Dünya'da olan bir şey değil, Dünya'ya olan bir şey." diyor. Dr. Margulis ise, "Dünya, biyolojik anlamda karmaşık fizyolojik süreçler geçiren bir vücuda sahip. Yaşam, gezegen düzeyinde bir fenomendir ve Dünya'nın yüzeyi en az 3 bin milyon yıldır hayattadır." ifadelerini kullanıyor.

Yaşayan bir gezegen nosyonuna karşı çıkanlar Dünya'nın hayatta kalamayacağını çünkü yemek yiyemediğini, çoğalmadığını ya da evrimleşmediğini vurguluyor. Oysa bilim hiçbir zaman kesin ve evrensel olarak kabul edilmiş bir yaşam tanımı yapmamış, yalnızca yaşamın niteliklerinin uzun bir listesini yapmıştır. Birçok canlı gibi Dünya da son derece organize bir yapıya, bir zara ve günlük ritimlere sahiptir: Enerji tüketir, depolar ve dönüştürür.

İNSANLAR GEZEGENİN BEYNİDİR

İnsanlar gezegenin beyni, bilincidir. Bu durumda sera gazlarını yakarak, iklimi basitçe değiştirmiyoruz: Küresel bir yaşam biçimini kritik şekilde yaralayıp biyolojik ritimlerini ciddi şekilde bozuyoruz. Oysa yapmamız gereken, Dünya'nın hayatta kalmasına yardım etmeyi seçmektir.

Gaia'nın mirası bu sorumluluğu yerine getirmemize yardımcı olabilir. Birçok bilim insanının da haykırdığı gibi, gezegenin doğuştan gelen iklim dengeleyici süreçlerini tanımayı ve büyütmeyi öğrenebiliriz.

Son yıllarda Amazon yağmur ormanları beklenmedik biçimde yoğun ve sık kuraklıklarla karşı karşıya. Gaia'nın bakış açısından görülen Amazon'un durumu, ortak damarlarımızın ve atardamarlarımızın boşalmasıdır. Dünya'dan ayrı olmadığımızı, tersine Dünya'nın bir parçası olduğumuzu aklımızda tutarak, hayatımızı korumak için yapabileceğimiz her şeyi yapmalı, alabileceğimiz tüm önlemleri almalıyız.

Kaynak: The New York Times – Ferris Jabr