Ute Lemper'in Marlene Dietrich Serüveni

Ute Lemper'in Marlene Dietrich Serüveni

Ute Lemper, başarılarla dolu kariyerinde dans, tiyatro, kabare, sinema, resim ve müzik ile sanatın her dalında kendini gösteren disiplinlerarası bir sanatçı.

1988 yılında, Lemper henüz kariyerinin başlarındayken "Cabaret"'deki performansı ile Moliere ödülünü aldıktan sonra, sinema ve müzik dünyasının en önemli yıldızlarından Marlene Dietrich ile kıyaslanmaya başlar; bu durumdan büyük üzüntü duyan Ute Lemper, Marlene Dietrich'e bu üzüntüsünü ifade eden bir kart gönderir.

Bu kart sonrasında iki sanatçının yaptığı 3 saatlik telefon konuşması, 30 yıl sonra, 'Marlene ile Randevu'yu yaratır.



30 yıl önce herkes sizi Marlene Dietrich ile karşılaştırmaya başladığında, siz ona bir kart gönderdiniz. Sonrasında Marlene Dietrich'in sizi aramasına neden olacak ne yazdınız o karta?

Ben hayranlığımı ifade ettim ve basının yarattığı bu karşılaştırmalardan ötürü kendisinden özür diledim. Kendimi bir acemi olarak gördüğümü ve böyle dev bir efsane ile aynı cümle içinde bile bahsedilmemem gerektiğini yazdım. O'na bu denli ileri görüşlü, açık sözlü ve benzersiz bir kadın olarak farklı nesiller boyunca kadınlara ilham verdiği için teşekkür ettim.

Marlene, baştan çıkarıcı tarzına rağmen, maskülen ve güçlü, kadınların son sözü söylemesine izin verilmeyen dönemlerde bile erkeklere kafa tutabilen, özgür bir ruha sahipti.

Bu kartı ona gönderdiğinizde, sizi arayacağını tahmin ediyor muydunuz?

Kesinlikle hayır. Aradığında, şok geçirdim ve çok mahcup oldum…

İkiniz telefonda tam üç saat boyunca sohbet ettiniz. Bu konuyu muhtemelen sahne gösterinizde işleyeceksiniz ama bu diyalog esnasında hangi kelimeler ya da duygular sizi tümüyle bu sohbet üzerine kurulu olan "Marlene ile Randevu" projesini yapmaya yönlendirdi?

Bu inanılmaz bir andı… Ayakta duramadım, bir yere oturmak zorunda kaldım. Merak içinde çığlık atmak istedim… Aynı zamanda da gurur duydum… Aradığında, otel odamda tek başınaydım ve bunu biriyle paylaşabilmeyi arzuladım. Keşke hayatına, filmlerine dair çok daha ayrıntılı bilgi edinmiş ve kafamda çılgın sorular biriktirmiş olarak buna hazırlıklı olabilseydim diye düşündüm…

Fakat o zamanın koşullarında bu, Paris'te çalışan ve yaşayan çok genç ve meraklı bir Alman oyuncu ile çok zengin bir yaşam öyküsü ve kariyere sahip bir efsane olan, nesiller boyu sanata ve kadınlara ilham veren özgür ruhlu yetişkin bir kadın arasında geçen bir sohbetti.

Konuştuk ve konuştuk… Aslında genel olarak o konuştu, ben de birçok soru sordum. Bir saat kadar konuştuktan sonra, lavaboyu tamir etmek üzere bir tesisatçının geldiğini söyleyerek telefonu kapattı. (Bence aslında bunu uydurdu, muhtemelen tuvalete gitmeye ya da kendine bir içki daha almaya ihtiyacı vardı. Konuşmamıza biraz ara verdikten sonra yeniden aradı ve devam ettik.)

O bir gizemdi ... Göz kamaştırıcı bir Hollywood oyuncusu olmasının yanı sıra Marlene, stilize edilmiş, buzdan bir heykel gibiydi. O tam bir efsaneydi. Marlene ile Randevu, onunla ilgili olarak anlatmak istediğim birçok hikâyeyi barındırıyor. Ona büyük bir saygı duyuyorum ve bu, benim ona saygı gösterme yöntemim. Hikâyeyi kendi bakış açımla anlatıyorum ve aynı şekilde şarkılarını da kendi sesimle söylüyorum. Bu Marlene Dietrich'e saygı duruşu niteliğindeki sahne performansımda onu taklit etmiyorum, bunun yerine o benim bedenimi ve sesimi kullanarak dile geliyor. 

Marlene çığır açan bir kadındı. Özgür ruhlu, baştan çıkarıcı, maskülen ve açık evliliğinde de çok eşliydi. Politik ve ahlâki açıdan açık sözlü ve cesurdu. Çok otoriterdi ama aynı zamanda tam bir hanımefendiydi.

Klas sahibiydi ama viskiyi, müstehcen esprileri ve sigarayı severdi. Marlene telefonda, Rainer Maria Rilke'den şiir okudu, film ve çoğunlukla eğlenceli olanlar yerine tercih ettiği yürek parçalayan şarkılarından bahsetti. Paris'ten, Jean Gabin'den ve onun hakkındaki çirkin kitabı yazan kendi kızı Maria Riva hakkında konuştu.

Konuştuğumuz zaman bu kitabın yazılmış olduğunu ve Marlene'in kızının karşısında bunu o ölmeden yayınlamaması için dizleri üzerine çökerek yalvarmak zorunda kaldığını anlattı. Ayrıca Almanya'da ondan nefret edildiği için çok üzgündü. Erkeklerden, sevgi, yalnızlık gibi birçok konudan söz etti.

Bir sahne gösterisinde özel hayatından bahsetmenize izin verdi mi?

O zaman bu konuda hiç konuşmadık. Bu konuda bir sahne gösterisi tasarladığımda zaten konuşmamızın üzerinden tam 30 yıl geçmişti!

Birbirinize benzediğinizi düşünüyor musunuz? Sizce karakterleriniz, sanatınız ya da yaşam felsefeniz birbiriyle benzeşiyor mu?

İkimiz de gurbetçi sayılırız ve doğum yerlerimiz ile karmaşık ilişkilerimiz var. Ben yıllarca Berlin'de yaşadım. Orada büyümemiş olmama rağmen, 80'li yıllardaki Soğuk Savaş dönemindeki bölünmüş Berlin'inde genç bir oyuncu olarak geçirdiğim yılların sanatsal ve kişisel kimliğime büyük etkisi oldu.

Bence 35 Hollywood filmindeki rollerini yorumlarken her zaman Marlene'in içinde de Berlin'den bir parça vardı. İçindeki acı ile karışık özlem hissi, politik bir farkındalığa ve sanatına bir çığlık gibi yansıyan dışavurumcu, kaba gerçeklik duygusuna neden oluyordu.

O, dünya savaşı sona ermeden önce Berlin'de yaşadı ve ben de dünya savaşı sona erdikten sonra Berlin'de yaşadım.

Daha kundaktayken içine düştüğüm Alman tarihi ile başa çıkmak çok zordu ... Nazi Almanyası ve elbette dayanılmaz soykırım gerçeği…

Zamanında Marlene de aynı korkuları yaşadı, savaşa ve savaşın ardından da soykırıma şahit oldu.

Disiplinlerarası çalışan bir sanatçısınız ve sahne sanatlarının yanı sıra resim de yapıyorsunuz… Resme nasıl başladınız biraz bahsedebilir misiniz?

Daima müziğin en yakın dostum olduğunu düşündüm. Gündelik hayatta sahip olamadığım bir özgürlük ve tutku dünyasıydı. Genç bir kızken önce dans etmeye ve şarkı söylemeye, ardından Viyana'daki konservatuvarda da oyunculuğa başladım.

Resim yapmaya 90'larda 27 yaşındayken başladım. O dönemde sesimi dinlendirmem gerekiyordu ve yaratıcı sanatsal bir deneyim arayışım esnasında resme başladım.

Uzun yıllar boyunca takıntılı bir şekilde aşık oldum resme. Sesimi dinlendirmek zorunda kaldığımda hep daha fazla resme yöneldim.

Sürekli yeni ve büyüleyici projeler üzerinde çalışarak, dünya turnelerine çıkan çok ünlü bir sanatçısınız. Ayrıca da dört çocuğunuz var! Onlara da zaman ve enerji ayırmanız gerekiyor. Tüm bunların yanı sıra resim yapmaya nasıl vakit buluyorsunuz?

Artık çok ender resim yapıyorum. 2000 yılından beri beste yapıyorum ve resim yaptığım boş vakitlerimi artık bestelerime ayırıyorum. Çok fazla sorumluluk taşımam nedeniyle zaman zaman bunalıyorum. Çocuklar, hayatımın odak noktası oldu.

Onlar her şeyim ve onlar için hissettiğim sevgi, neşe ve endişe hayatımın gerçek amacını oluşturuyor. Ailemden sonra sanat dünyam, benim tutkum ve yaşam serüvenim. Birinin diğerini tamamladığını düşünüyorum. Bir anne olarak çok verici ve güçlü olmalıyım. Eğer bana ihtiyaç duyan bir ailem olmasaydı, muhtemelen daha bencil olur ve kendime de zarar verirdim. Ben eve ekmek getiren kişiyim ve ailenin manevi lideriyim dolayısıyla bencil davranmam imkânsız ve bu da tabii ki kolay değil.

Şu anda yeni bir proje üzerinde çalışıyor musunuz?

Bu yıl tümüyle Marlene ile geçecek…

Röportaj: Özlem Arıkan Serbez