“Filme Bakıp Dini Bir Metin Görenler Bence Çok Şey Kaçırıyorlar”

“Filme Bakıp Dini Bir Metin Görenler Bence Çok Şey Kaçırıyorlar”

Filmleri ile sinemaseverlere farklı pencereler açan ve hemen hemen her filminde bir çevre sorununa dikkat çeken yönetmen Semih Kaplanoğlu, bu kez sinemamızın ölçütlerini aşan dili ve biçimiyle kusursuz görselliğe sahip bir filmle karşımızda. Dünya prömiyerini Saraybosna Film Festivali'nde yapan ve Tokyo Film Festivali'nde en iyi film seçilen "Buğday" kısa süre önce vizyona girdi.

Sinemaseverler yeni bir Semih Kaplanoğlu filmi seyredebilmek için tam yedi yıl bekledi. Bu süre çok uzun gibi düşünülse de filmi seyredince aslında böyle bir projenin tamamlanması adına çok da uzun bir süre olmadığını söylemek gerek. "Buğday" bambaşka bir yöntemle çekilmiş oldukça iddialı ve yüksek bütçeli bir bilim kurgu filmi.

Usta yönetmen Semih Kaplanoğlu, CRI TÜRK'te Tuğçe Akkaş'ın konuğu oldu. Kaplanoğlu, CRI TÜRK Özel'de son filmi "Buğday", sanat-inanç ilişkisi ve yeni projesine dair önemli açıklamalarda bulundu.

Uzun bir aradan sonra yeni, çok farklı ve bizim sinemamızda pek de alışık olmadığımız bir film ile geri döndünüz. Öncelikle projenin oluşumu ve hazırlık sürecinden söz edebilir misiniz zira bu bir ortak yapım ve o süreç şüphesiz kolay olmamıştır…

2010 ile 2012 arasında "Bal" filminden sonra yaptığım yolculuklar oldu, dünyanın birçok yerinde festivallere davet edildim. O yolculuklarda iklim değişiminin dünyada çok yoğun olarak yaşandığını ve türlerin yok olduğunu gördüm. Her gittiğim yerde insanlar kendi gündelik hayatlarına bu etkinin nasıl yansıdığını konuşuyorlardı. Örneğin, Avustralya'da aşırı sıcaklar ve çölleşmeden şikâyet ediyorlardı, Hindistan'da o mevsimde olmaması gereken yağışlar vardı. Türkiye'de merkezi İstanbul'da olan "Buğday Derneği" vardır. Bu dernek, ekolojik işlerle ilgili tohum ve sürdürülebilir hayat konusunda araştırmalar yapıyor. Ben de aslında kurucularından sayılırım. Çevresel değişim ve iklimsel değişimle ilgili izlenimim vardı. Bu konuyu "nasıl ele alabilirim, nasıl bir hikâye içinde aktarabilirim?" diye düşünmeye başladım ve senaryoyu yazdım.  Üç değişik kıtada çekim yapmam gerektiğini anladım. Maalesef Türkiye'de o tarz bir çerçeve bulacak mekân pek yoktu özellikle bunu filmin ilk yarısı için söyleyebilirim. Biraz modern ama terk edilmek üzere olan yaşantının zor olduğu bir şehirden söz ediyorum. Bunun için ABD'nin kuzey eyaletleri, Michigan, Detroit ve Pittsburgh şehirlerine gittim, sebebi de büyük otomobil fabrikaları, çelik sanayi tesisleri, işçi lojmanları terk edilmiş durumdaydı, bir yıkım hali vardı. Benim aradığım bir atmosferdi, orada mekân çalışması yaptım sonra bunun benzeri bir mekân çalışmasını Almanya'da eski maden bölgesinde terk edilmiş çelik sanayi bölgelerinde yaptım. Türkiye'de ise Sivas, Konya, Kayseri ve Aksaray'da yaptım.

O dönem filmi çekip çekmeyeceğim belli değildi, tek başıma dolaşıp duruyordum, fotoğraf çekiyordum. Bu mekânları birleştirip nasıl bir dünya kurabilirim, diye düşünüyordum. Daha sonra yavaş yavaş projeyi uluslararası alana taşımak için Alman, Fransız, İsveç, Katar'dan ortaklarımızla bir araya geldik. Tüm bu finansı sağlamak da tabii bir iki yılı buluyor, projenizi aktarıyorsunuz, sürekli görüşmeler yapıyorsunuz, karşılıklı geri bildirim alıyorsunuz. Olabilirliği ortaya çıkınca da oyuncular, ekip… Uluslarası bir ekibimiz oldu, uluslararası bir görüntü yönetmeni ile çalışma fırsatım oldu, sanat yönetmenimiz Naz Erayda daha önceki filmlerimizi birlikte yaptığımız… Teknik alt yapıyı birtakım araç ve gereçleri yurt dışından tedarik ettik, yanımıza aldık. Filmi yine diğer filmlerim gibi 35mm çektim, siyah beyaz çekmeyi tercih ettik. Tabii hem üç kıtada gezmek, dolaşmak, ekiple hareket etmek hem de film çekmek tüm bunların getirdiği bazı zorluklar var, biraz sabırlı olmak ve sakin kalmak gerekiyor. Dünya çok hızlı, beklentiler çabuk oluşuyor ama bir fikri tutmak, korumak, onu yıllara yayarak, eksiltmeden ve taviz vermeden sürdürmek de insanı yoruyor. Sonuçta yaptığımız filme bakınca "tüm o yorgunluklara değdi" diye düşünüyorum.

Çevre konusuna neredeyse tüm filmlerinizde yer verdiniz, bu kez ise "genetik bozulma"yı ele alıyorsunuz. "Buğday" bozulmamış doğal tohumları arayan iki bilim insanını anlatıyor. İyi bir kariyeri varken kenti terk etme kararı alan Cemil ile tohum genetiği uzmanı Profesör Erol Erin bir yolculuğa çıkıyor… Aslında bu yolculuğun Erol için manevi yolculuk olduğunu soyleyebiliriz. Bundan sonrasını sizin anlatmanızı istesek…

Her insan yetiştiği konu ya da uğraştığı işle ilgili belli tabulara belli inanca sahip olabilir ama özellikle bilim gibi bir alanda her şeyi bildiğimizi iddia etmek ve her şeyin kontrol edilebilirliğini düşünmek konusu beni her zaman korkutmuştur çünkü insanın, canlıların ve tabiatın yaradılış özelliklerini tam anlamıyla henüz kavrayabilmiş değiliz. Buna mukabil bilim tüm bunları açıklamaya çalışıyor tabii çok önemli ilerlemeler de var insanın hayatını uzatan ama öte yandan eksileri de var. Öyle sanıyorum ki, son 20 yıldır falan eksiler artıların önüne geçmeye başladı. Hastalıklar artıyor, susuzluk, açlık, suların kirlenmesi, kaynakların tüketilmesi, hava kirliliği gibi birçok sorun var. Kapitalist sistemin daha fazla sürdürülebilir olması, refahın artması ama refah artarken yoksulluk çok daha fazla artıyor, eşitsiz bir dünyada yaşıyoruz, gelir eşitsizliği var. Tüm bunların altında yatan şey ise, teknolojiyi, bilimi ve yaşadığımız hayat şartlarını meydana getiren insanların bu konuda sorumluluk alıp almamaları ya da vicdani olarak nasıl bir düşünce dünyalarının olduğu konusu. Çünkü bunu üreten kişi bunun zararının olabileceğini de hesap etmeli, diye düşünüyorum. Eğer hesap edemiyorsak o zaman insanı devre dışı bırakmış oluyoruz ve daha çok kazanç için insanı feda etmiş oluyoruz.

Filmdeki karakter Erol da bu vicdani ve ahlaki sorguyu bir bilim insanı olarak kendi içinde yavaş yavaş yapmaya başlamış biri. Bulundukları şehri terk eden bir başka bilim insanı onların yapmayı iddia ettikleri değiştirilmiş tohumun sürdürülebilirliğinin sürdürülemeyeceğini söylüyor ve bizim bir eksik bilgimiz olduğunu, bu eksik bilgiden ötürü de hep başarısız olacağımızı iddia ediyor. Erol, bunu öğrenince Cemil'in peşine düşüyor ve birlikte bir yolculuğa çıkıyorlar. O yolculuk boyunca aslında Erol'un kendi iç vicdani sorgulamaları Cemil ile kurduğu ilişkiden sonra daha da artıyor, kendi hakikati ve kendi kimliğini tanımlayamadan bu yolun devam edemeyeceğini fark ediyor. Bir noktada ayrılıyorlar, ayrıldıklarında da elde ettiği bilgiler onun aradıkları tohuma ulaşmasını sağlıyor. O bilgi de bir tür kadim bilgi aslında. İnsanlığın ve dünyanın yaratılışından beri içinde barındırdığı kadim bilgi.

SemihKaplanoğlu-3

"FİLME BAKIP DİNİ BİR METİN GÖRENLER BENCE ÇOK ŞEY KAÇIRIYORLAR"

Filmin distopya tarzında olduğunu söyleyenler var ancak distopyada "umutsuzluk" vardır, oysaki "Buğday" filminde bir umudun anlatıldığını görüyoruz, bu noktada filmin distopya tarzında olduğunu söylemek yanlış olmaz mı?

"Distopya, ütopya" kavramı çok batılı terminolojiler, bizim kendi kültürümüzde kendi geleneğimizde buna doğunun geleneğini de katabilirim bu tür bir distopik ya da tersi bir kavramlaştırma yok. Tam da bu "distopya" aslında bir tür "ütopya"nın diyelim, çökmüş hali. Yapılamayan, gerçekleştirilememiş bir sistem arayışının ve rasyonalize edilmeye çalışılan bir aklın tükenişi diye düşünüyorum. Dünyanın buna karşı bayağı bir ciddi yıpranma yaşadığını görüyoruz ama biz umudumuzu asla kaybetmiyoruz, insan var olduğu sürece umut etmeyi sürdürecek. O yüzden sonsuz bir karamsarlık içinde olamayız kaldı ki bu "distopya" dedikleri şey bir kültürün ya da medeniyet algısının karabasanı aslında biz o karabasanın içerisindeyiz. Batının bir tür kendi karabasanı artık rüya olmaktan ya da karabasan olmaktan çıkmış gerçeğe dönüşmüş.

"Buğday"da inanç konusunu bir parça daha öne çıkardığınızı görüyoruz, buna dair herhangi bir tepki aldınız mı ve "sanat ile inanç" ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

Çeşit çeşit yobazlık, çeşit çeşit indirgemeci bakış var, tepkiler oluyor olması da normal. Benim tüm filmlerime tepkiler oldu. İnanç ile sanatın ayrı ayrı şeyler gibi algılanması konusu bana çok tuhaf geliyor. "İnanç" ya da "din" dediğimiz şey sanatların oluşundaki temel motivasyonlardan bir tanesi. Tüm Rönesans resmini düşünürseniz klasik Yunan sanatını ve Roma sanatını düşünürseniz hep bunlarda aslında çok tanrılı, tek tanrılı dinlerin etkileri var. Mesela Uzak Doğu sanatlarını düşünürseniz onlarda belli bir düşüncenin, inancın yeryüzündeki karşılığını aramak, güzelliği aramak, insandaki karşılığını aramak gibi sanatın içinde ele alınan meseleler var. Örneğin Dostoyevski, herkes çok severek okur. Dostoyevski'den Hristiyan Ortodoks kavramını kaldırdığınızda geriye hiçbir şey kalmaz çünkü o tüm karakterler belli bir düzene göre ya da Tanrı'nın durumuna göre ele alınmış ve üretilmiştir. Onların psikolojileri, suçluluk duyguları bunlar hep dini bir motivasyonun içerisinde bir manzaranın içerisinde ele alınır. Bergman'ın filmlerini düşünün, onun karakterleri de Tanrı ile sürekli kavga ederler, Tarkovsky filmlerini düşünün aynı şekilde… Bu meseleyi sadece "Buğday" filmine bakıp dini bir metin görenler bence çok şey kaçırıyorlar. Çünkü o sadece din propagandası ya da bu tür algı üretmek için kurulmuş bir şey değil. Bu bir realite. Biz çok kadim bir kıssanın yani Hz. Musa ve Hızır Aleyhisselam kıssasının günümüz hayatı içerisinde nereye tekabül ettiğini, hayatımızda nasıl bir karşılığı olabilir, bizde nasıl bir değişime sebep olabilir ya da bir algı yaratabilir, nasıl bir şey görebiliriz? İşte tüm bunlar üzerine düşünülmüş bir şey. Çünkü biz bugün dünyaya açıklayabiliyor muyuz dünyada olup biten her şeyi? Açıklayamıyoruz ve açıklayamadığımız için bilgi bize yeterli mi, değil, yetse her şeyi düzenleyebiliriz. Bir kaos var, bu kaos durumunda da kadim kaynaklara gitmek orada hayatta neler olmuş ona bakmak, onun üstünden tekrar modern insana bakmak, bunun  önemli olduğunu düşünüyorum. Sadece düz psikoloji ve düz sosyoloji ile hayatı açıklayamıyoruz. Her türlü kaynağı, her türlü kavramı tekrar ele almamız ve gözden geçirmemiz lazım çünkü insanların bir birikimi var, deneyimi var. Tüm o deneyimleri, davranışları, algılayışları, felsefeyi, düşünceyi, birikimi, tevekkülü, irfanı devre dışı bırakarak şu anki hayatımızı nasıl sürdürebiliriz? Sürdüremiyoruz, sürdüremediğimiz de ortada demek ki, yeniden bir bakış gerekiyor, yeniden ele almak gerekiyor. Ben de kendi birikimlerim dolayısıyla bu şekilde bakmaya çalışıyorum ama bunu bir tür "yaftalamak" ya da "nefret etmek" yani objesi haline dönüştürmek… Bunu yapanların meselesi beni çok fazla ilgilendirmiyor.

"Bal" filminizle Berlin'de "Altın Ayı" aldınız, "Yumurta" filmi Cannes'da gösterildi, "Süt" filminiz ise Venedik'te yarıştı. "Buğday"ın prestijli batı festivallarinde yer almamasının özel bir nedeni var mı? Bunu, son yıllarda bu tür festivallerin yarışma bölümünde tabiri caizse çıtanın biraz düşmesiyle açıklayabilir miyiz?

Birçok etken olmuş olabilir, bir tanesi söylediğiniz gibi "çıtanın düşmesi" olabilir. Filmleri ben de izliyorum, Cannes'daki Berlin'deki… Çok parlak işler yok ama genel anlamda dünya sinemasında bir çaptan düşüş var. Bunun sebebinin ne olduğunu açıkçası bilmiyorum ama sinema bence şu anda bir değişim geçiriyor. İnternet dizileri, filmleri, internet portallarının bir tür film izleme mecrasına dönüşmesi ve o deneyim biraz filmlerin de şeklini şemalini değiştiriyor. Daha fazla oyunsu komik ya da "enteresan" karakterlerin hayat hikâyelerinin aktarıldığı ama global ölçekte dünyanın ve insanın meselelerine direkt bakan işlerin sanki yavaş yavaş pek teveccüh görmediği bir sinema ortamı var. İkinci bir neden, filmi belki çok fazla "orijinal" bulmuş ve nereye koyacaklarını hangi türe yerleştireceklerini bilememiş olabilirler. Üçüncü bir varsayım, Türkiye'nin politik pozisyonu belki benim politik düşüncelerim. Tüm bunlar mümkündür. Nasıl belli politik görüşleri savunduğunuzda belli yerlerin kapıları açılıyorsa başka türlü şeyleri düşündüğünüzde kapılar kapanabilir, bunu biliyoruz. Hepsi gerçek ama buradaki temel mesele her durumda, ne zaman ve nerede olursa olsun sizin inandığınızı, düşündüğünüzü ve yaşadığınızı hayatta aktarabilmeniz. Eğer bundan "birileri alacak, öbürleri verecek, diğerleri kapatacak, öbürleri istemeyecek" diye düşünürseniz o zaman hiçbir şey yapamazsınız. Ne içinizdeki hakikati dışarı çıkarabilirsiniz ne de kendinize karşı dürüst olabilirsiniz. O yüzden bu işler maraton, filminizi yaparsınız seçerler seçmezler artık bu onların bileceği bir iş.

SemihKaplanoğlu-2

"İKİ SAAT, ÜÇ SAAT DİZİ İZLEMEK GİBİ BİR SAÇMALIK OLAMAZ"

1994 yılında "Şehnaz Tango" gibi unutulmayanlar arasına giren bir dizinin yönetmenisiniz. Günümüzde çekilen dizileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizi etkileyen içinize sinen bir proje olursa dizi çekimine sıcak bakar mısınız?

Sıcak bakabilirim ama tek şartım kendim yazacağım ve yapımcılığını kendim yapacağım. Dizileri fazla parlak bulmuyorum, fazla da izleyemiyorum çok vakit alan şeyler, iki saat, üç saat dizi izlemek gibi bir saçmalık olamaz, onu yapmak da aslında o insanlara, oyunculara, ekibe zulüm. Açıkçası çok ilgimi çeken şeyler yok yani parlak bulduğum işler fazla göremedim.

Belki sormak için henüz erken ama eminim ki, Semih Kaplanoğlu filmlerini merakla bekleyen sinemaseverler kendi aralarında şimdiden "yeni proje için bir yedi yıl daha beklememiz gerekecek mi" diye soruyorlardır, ne dersiniz?

Belki de daha fazla… Şimdi Mimar Sinan üzerine çalışıyorum. 16-17. yüzyılda yaşamış Mimar Sinan gibi bir sanatçının bir mekân inşa etmesi, meydana getirmesi ve onun insiyakları meseleleri, dertleri, nasıl yaşadığı, o dönemin hayat şartları vs… yapabilirsem eğer onun üzerine çalışıyorum ve düşünüyorum.

Röportaj: Tuğçe AKKAŞ