Çin Küresel Uyum İçinde Büyüme Çabasında

Çin Küresel Uyum İçinde Büyüme Çabasında

Çin'in, çeyrek yüzyıldır, artan yıllık oranlarda büyüdüğü biliniyor. Bu kalkınma hızıyla Çin kısa sürede yüzyıllık bir gecikmişliği kapatmıştır. Üstelik Çin, kalkınmasının temelinde yatan modeli de farklılaştırmıştır. Çin artık düşük bilgi girdili ihracata dayalı modeli terk etmiş, yüksek bilgi girdisi içeren üretime yönelmiştir.

Bu farklılaşma, Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC)'nin artık yoksullukla mücadelenin, asgari geçim düzeyi sağlamanın ötesine geçerek yurttaşlarına gönüllerince tüketim olanağı veren bir refah toplumu olmaya yönelmesi ile eşzamanlı bir süreçtir. 

Çin'in hedefleri

2017 sonunda yapılan Çin Komünist Partisi (ÇKP)'nin 19. Kongresi açış konuşmasında Başkan Xi Jinping ülkesinin önündeki ulusal ve uluslararası süreçlere yön verecek nitelikte ve kapsamda görüşler açıklamıştı. Xi'nin Çin için belirlediği iki "makro" hedefte şu temel unsurlar vardı: Öncelikle Çin, bu yüzyılın ortalarında yoksul yurttaşın kalmayacağı, mutlu insanların yaşadığı tertemiz ve bakımlı bir ülke, bir refah toplumu olacaktı. İkinci olarak da Çin, küresel çapta yönlendirici ülke konumuna gelecekti.

Bu hedeflerin birincisine ulaşmak yolunda Çin'in gösterdiği performansları tek tek saymak gereksizdir. Şu kadarı açıkça belirtilmelidir ki ÇHC, artık yoksullukla ve yolsuzlukla etkin biçimde mücadele edilen, Paris Anlaşması'nda somutlaşan çevre temizliği ve iklim değişikliği konusunda "yeşil ekonomi"nin başını çeken bir "inovasyon" ülkesidir. Öte yandan dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumundaki Çin, ikinci hedefi yolunda, araç olarak "yumuşak güç" ve gerekirse yararlanabileceği bir "muharip güç" kullanma olanağına sahip olmalıdır.

Dünya kamuoyunun Çin'e ilişkin olarak saptaması gereken ve saptamakta olduğu gerçek, bu ülkenin çok şaşırtıcı bir hızda ve kapsamda ilerlemekte olduğudur. Dünyanın tüm iyi niyetli insanlarının başka yerlerde ve ülkelerde yaşayan insanların mutlu olmasını isteyeceğini varsayabiliriz. Ancak uluslararası ilişkilerde iyi niyet ve devlet mantığı farklıdır. Ülkeler genellikle –komşuları olsun, rakipleri olsun- başka ülkelerin de kendileriyle ancak "dostça alışveriş edebilecek kadar" güçlü olmasını isterler. Çok fazla ve çok hızlı güçlenen ülkeler, diğer ülkelerin bir kesiminin -hafif deyimiyle- imrenmesine yol açar, hatta tehdit algılamasına konu olurlar. Bu tür uluslararası duyarlılıkların en sıradan göstergesi ise, o ülkeye yöneltilen yerli yersiz eleştirilerdir.

Eleştirilerin nedenleri

Önceki yılların birikiminin somut biçimde belirginleşmesine sahne olan bazı dönemler vardır. 2017 yılı, uluslararası dünya düzeni açısından işte öyle bir yıl olmuştur. Dünya güç dengesinin Batı'dan Doğu'ya doğru, zaten epey bir süredir kaymakta olduğu, dünya kamuoyunun bilincinde 2017'de açıklıkla yer etti. ABD Başkanı Trump, başlattığı uygulamalarla, bu ülkenin artık küresel liderlik iddiasından vazgeçmiş olduğunu bu yıl içinde ortaya koydu.

Yeni küresel gidiş, ÇHC Devlet Başkanı Xi Jinping'in, geçen yıl Davos'ta yaptığı konuşma ile belirginleşti. Bu konuşmada küreselleşme, dünyaya açılma ve özgür değişim fikrinin sözcülüğünü üstlenen Xi, her zaman bazı Batılı liderlerin açıkladığı görüşleri bu kez Çin lideri olarak dile getirdi ve pek çok gözlemci o gün, dünyanın artık eskisi gibi olmayacağını anladı.

ÇHC Başkanı, ülkelerin içine kapanmadığı ve korumacılığa sapmadan uluslararası işbirliğine açık olduğu bir küresel ortam öneriyor. Bu bağlamda, Çin'in yumuşak gücü olarak, Kuşak ve Yol Girişimi türünden yaratıcı projeler, bu ülkeyi dünyanın her tarafındaki partnerleriyle birlikte gelişme yolunda etkili kılıyor. Esasen bu dönemde Çin, ABD'nin bir ölçüde içine kapanarak boşalttığı uluslararası alanları doldurarak "önder ülke" konumuna gittikçe yaklaşıyor.

ABD'nin, 11 Uzakdoğu-Pasifik ülkesiyle birlikte oluşturduğu Trans Pasifik Ortaklık'tan çıkması, 2015'te Paris Anlaşması çerçevesindeki yükümlülüklerinden vazgeçerek bu alanda yapayalnız kalması, Latin Amerika ülkelerine "arka bahçesi" muamelesi yapması, kendini gümrük duvarlarıyla kapatarak –henüz öngörmediği sorunlarla- yüz yüze kalacak olması, Başkan Trump'tan başka kimin talebidir? Bu nedenlerle de, Çin'e, dolduracağı önderlik alanlarının açılıyor olması yalnızca ABD'nin sorunudur.

Çin'in Japonya, Avustralya gibi Uzakdoğu ülkeleriyle ve -Trump'ın vatandaşlarına yasak koyduğu- kimi Müslüman ülkelerle dostça ilişkilerini geliştirmesi; bazı Latin Amerika ülkeleriyle ticari işbirliğine girişmesi; Afrika'nın en önemli yatırımcısı olarak bu kıtanın kalkınmasına katkı sağlaması ABD Dışişleri Bakanı Tillerson için bir eleştiri konusu olmamalıdır.

Xi Jinping, ÇHC'nin küresel sahnede başrole soyunmasını öneriyor. Bundan çeyrek yüzyıl önce düşük sosyal ve ekonomik göstergelere sahip olan Çin'in bu aşamaya gelmesinin temel nedeni, Çin'in sosyalist sistemi kendi "ulusal karakteristiklerine" uyarlayarak uygulamasındadır. Gerçekleştirdiği reformlar sayesinde dönüştürdüğü ve onu şu anda dünyanın ikinci büyük ekonomisi yapan Çin kalkınmasının temelinde piyasa ekonomisi ve sosyalist devlet yönelimi vardır. Şu anda da özel sektör desteklenip yüreklendirilmekte, ama devlet sektörü büyüme ve yatırımın esas sürükleyicisi rolünü üstlenmeyi sürdürmektedir.

Nitekim Xi, 19. Kongre'de de, ÇKP'nin temel Marksist ilkeleri çağdaş Çin'in gerçekleriyle bütünleştirmesi gerektiğini belirtti ve ekledi: "Marksizm'den saparsak veya onu terk edersek partimiz ruhunu ve yönünü kaybeder." Dolayısıyla bazı Batı Avrupa ülkelerinin Çin'e üstü kapalı biçimde yönelttikleri soyut eleştirilerin karşılığı ve somut bir temeli yoktur.

İçe kapanmacılık / uluslararası özgür değişim

ABD Başkanı Trump, yeni gümrük rejimi ile içe kapanmacılığın bir örneğini veriyor. Esasen pek çok uluslararası forumda her ülkeye bir tür korunmacılığı, kendini kollamayı, yalnızca ikili görüşmeye girişmeyi tavsiye ediyor; yani bir tür "içe kapanmacılık enternasyonalizmi" öneriyor. Oysa "uluslararasılık" veya "enternasyonalizm", "biraradalık" ve "çok taraflılık" kavramlarını içerir. Buna karşılık Çin lideri Xi dünya ülkelerine hep birlikte büyüme ve refaha yönelme yolunda işbirliği öneriyor. Buna benzer yaklaşımlarda somutlaşan karşılaştırmalar, dünya kamuoyu gözünde, hem Çin'in öncü ve norm belirleyici bir ülke olduğu algısını hem de Xi'nin liderlik konumunu pekiştiriyor.

Bu günlerde Pekin'de 13. Çin Halk Siyasi Danışma Konferansı (ÇHSDK) yapılmakta. Çin üst yöneticileriyle her kesimden delegeleri bir araya getiren ve İkili Toplantı diye de anılan ÇHSDK aslında gözlemcilere Çin'e özgü katılımcı modeli sunan bir süreçtir. Çin'in tarihi, kültürel yapısı, sosyal gerçekleri bu siyasal katılımcılık sürecine yansımaktadır. 

Bir ülkede gelişmişlik, aslında her anlamda "nitelik" anlayışına öncelik tanıma ölçüsüyle bağlantılıdır. Bu açıdan Başkan Xi Jinping'in ilk toplantısına yaptığı katılım ve katkı; yetkililerin ÇHSDK sürecinde her gün farklı halk kesimleriyle gerçekleştirdiği toplantılarda bunlardan gelen taleplere dönük olarak yaptıkları açıklamalar bu alanda önemli bir açılımın göstergeleridir. Başta Xi tüm yöneticiler, ülkede yaşayan etnik azınlıklara yönelik olarak toplumun bütününe saygı ve bütünleşme çağrısı yapmıştır. Kadının durumunun iyileştirilmesi ve cinsiyet eşitliği konuları da, yönetimin öncelikleri arasındadır. Çok açıktır ki hedefler, saptanan sürede gerçekleştirilecek, Çin'in uluslararası alanda dostça işbirliği niyetlerini ve kendi içindeki katılımcı sistemini anlamadan yapılan eleştiriler, yerini bu ülkenin dinamizmine ve küresel önderliğine duyulan hayranlığa bırakacaktır.  

*Aydın Cıngı / Siyaset Bilimcisi