Brexit'in Avrupa'nın birliğini yok etmesine yol açacak çok fazla fedakârlık yapıldı

Brexit'in Avrupa'nın birliğini yok etmesine yol açacak çok fazla fedakârlık yapıldı

Perşembe günü yapılacak Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinden kısa bir süre sonra, Normandiya Çıkarması'nın ve Monte Cassino Savaşı'nın korkunç katliamının 75. yıl dönümlerine tanık olacağız. Bu olayların hatıralarının Avrupa'nın geri kalanıyla olan ilişkimize yön vereceğini umuyorum.

Avrupalı liderleri gelecekteki ihtilafların önlenebileceği umuduyla ülkeleri bir araya getirmeye iten şey, İkinci Dünya Savaşı'nın dehşetiydi. Nigel Farage ve benzerlerinin fantezilerine rağmen, bu savaşı kazanmak, Büyük Britanya adına kişisel bir mücadele değildi. Amerikalılar, Normandiya Çıkarması'ndaki en büyük güçtü. Öte yandan Polonyalı kuvvetler Monte Cassino'da savaşan pek çok birliğini kaybetmişti. Finalde savaş Amerika Birleşik Devletleri'ni (ABD), İngiliz Milletler Topluluğu'nu ve Sovyetler Birliği'ni (SSCB) içeren müttefiklerin birlik olması sayesinde kazanıldı.

Maalesef, SSCB'nin Almanya'yı yenmek üzere bizimle birleşmesinin ardından olanları biliyoruz: Soğuk Savaş.

Avrupa Ekonomik Topluluğu (şimdiki adıyla Avrupa Birliği) öyle bir başarıydı ki, her biri Avrupa çatışmalarında meydanlarda savaşmış olan muhafazakâr ve sosyalist başbakanlar (Harold Macmillan, Harold Wilson ve Edward Heath) bu birlik içinde yer almayı denedi ve içlerinden sadece Heath başarılı oldu.

Biz Birlik'e 1973'te katıldık ancak 1974'te İşçi Partisi hükümetinde Avrupa Birliği karşıtları oldukça güçlüydü. Wilson, gerginliği çözmenin tek yolu olarak 1975'te referanduma başvurdu ve başarılı oldu.

David Cameron, Muhafazakâr Parti içindeki farklılıkları gidermek için benzer bir yola başvurdu ancak herkes kaybettiğinin farkında. Avrupa konusunda uzman olan yorumcu Charles Grant'in yayımladığı Avrupa Reform Merkezi'nin "Brüksel'in Brexit Görüşü" başlıklı yazısında Avrupa Komisyonu'nun müzakere ekibinin lideri Michel Barnier'in, "İngiltere olmadan daha iyiyiz." diyen Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile benzer şekilde oldukça "bezgin" olduğunu belirtti. 50'nci maddenin kısa süreli ertelemesinin istenmesinin nedeni, "İngilizlerin, anlaşmasız bir ayrılığın sonuçlarıyla yüzleşmeden ne istediklerine karar veremeyecek olmaları."

Grant, Avrupa Birliği (AB) Konseyi Başkanı Donald Tusk, AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve çoğu üye devletin dâhil olduğu karşıt kampın, sert bir Brexit'in, "otokratik liderlerin genel olarak çok taraflı düzeni ve özellikle de AB'yi baltalamak için çok çalıştığı bir zamanda Batı tutarlılığını tehdit etmesinden" endişe duyduklarını yazdı. Almanya'nın cesur şansölyesi Angela Merkel de bu kamptaydı.

Gelinen noktada, 1920'ler ve 1930'ların benzeri biçimde, Trump ile anketlerde başı çeken Nigel Farage'ın Brexit Partisi'nin ticaret savaşları ve korumacılığıyla karşı karşıyayız. Ancak, AB destekçilerinin perşembe günü yapılacak oylamada Farage'ın partisinin oylarının küçük bir farkla aşacak olması da makul bir bahis.

Şimdi, ikinci bir referandum olması ve bu kez AB'de kalma yönünde oy çokluğu sağlanması durumunda ülkenin aldığı yaraların iyileşmesinin mümkün olmadığını söyleyenlerin kaygılarını biliyorum. İhtiyaç duyulan şey yüzde 60 oranında AB destekçisi oyu. (1975'te bu oran yüzde 66'ydı). Bu hafta gerçekleşecek seçimler bir nevi referandum gibi görülüyor ve Remain United web sitesi ile kendi adına konuşan muhteşem Gina Miller, taktiksel oylama konusunda tavsiyelerde bulunarak, Anti-Farage güçlerini toplamak için elinden geleni yapıyor.

AB destekçilerinin, Corbyn ve vekili Seumas Milne'nin, AB'nin toplumsal ilerlemenin düşmanı olmadığını göstermesi gerekiyor. 1975 referandumu kampanyasında Tony Benn, bugün Brexit destekçilerinin lideri olarak adlandırmamız gereken bir konumdaydı. Benn'in öğrencisi olan Corbyn ise lider olmayan bir Brexit destekçisiydi.

Corbyn'i destekleyenler şüphe yok ki çoğunlukla AB destekçileri. Dolayısıyla şu an, bunu Corbyn'e hatırlatıp, şu çağrıyı yapmak gerekiyor: Hadi, Jeremy! Liderliğini göster ve tarihte adını olması gereken yere yazdır!

Kaynak: The Guardian - William Keegan