ABD Dış Politikası Kan Kaybediyor

ABD Dış Politikası Kan Kaybediyor

Amerika Birleşik Devletleri'nde hükümetin kapatılmasından sonra yönetimin bitmek bilmeyen tweetleri vatandaşı rahatsız etmeyi sürdürüyor. Trump yönetimi savaş sonrası dönemde dış politikada topyekün saldırgan bir politika izliyor. Beyaz Saray'ın soyutlanma politikasında geri adım atmayacağı açıkça ortada.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo'nun geçen aralık ayında Brüksel'de yaptığı konuşma Avrupalıları şok etmişti. Pompeo, "Çok taraflılık çoğu zaman işi kendi başına çözmeye sürüklüyor. Ne kadar çok anlaşma yaparsak sözde o kadar güvende olduğumuza inanıyoruz. Ne kadar çok bürokrat olursa işler o kadar iyi ilerler." diyerek Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi birçok uluslararası kuruma karşı saldırgan bir konuşma gerçekleştirmişti.

Pompeo ABD müttefikleriyle uluslararası düzenlenmeleri güçlendirme çabalarına devam etmek yerine devletlerin uluslararası liberal düzendeki yerlerini belirlemesinin mesajını vermiş oldu.

Bu teklifin altında temel bir karmaşıklık yatıyor. Pompeo'nun bahsettiği kurumlar ulus-devletlerce kuruldu ve varlıklarını hâlâ sürdürüyorlar. Bu kurumlarda yer alan birkaç devletin tatminsizliği, devletlerin ulusal egemenliklerini ortadan kaldıracak fesih politikaları gütmeleri hakkını doğurmaz. Brexit'e mantık çerçevesinde bakacak olursak, AB yasalarında açıkça belirtilen "Ulusal özerklik hakkını belirleme" maddesini destekleyen bir anlaşma olduğunu görürüz.

Pompeo konuşmasında, "Ulusal egemenliğimizi yeniden güvence altına almak istiyoruz." demişti. Oysaki ortada ABD'nin ulusal egemenliğini tehdit eden bir unsur yok. Bu açıklama ABD'nin başkalarından izin almadan diğer egemen devletleri kendisiyle birlikte hareket etmeye zorlamasının adeta bir başka ifadesi. Bu açıklamanın yakın tarihteki örneğini George W. Bush'un istekli koalisyonu ile Irak Savaşı'na girmesinde görmüştük.

Trump, uluslararası finansal sisteme olan erişimini kaybetme korkusu içinde isteksiz bir koalisyon ile İran'a yaptırımlar uygulamak istiyor. Yaptırımlar için Avrupa'da bazı şirketlere başvurular yapıldı bile. Bu yaklaşım, gerek duyulan uluslararası ortak eylemi tam olarak desteklese de diğer ülkelerin kendi seçimlerini yapma hakkını engellemiş oluyor.

Beyaz Saray ile ilgilenenler için iki soru ortaya çıkıyor. Birincisi, denizaşırı ülkelerde ABD'nin tek taraflı politika izlemesinin nasıl etkiler yaratacağı, ikincisi ise Trump'ın yönetimden ayrılması durumunda geride bırakacağı politikayla nasıl bir yol izleneceği.

Olaya iyimser açıdan bakacak olursak, son yıllarda yaşanan olayların fırtına öncesi bir uyarı zili olduğuna inanmak gerekiyor. Siyasi liderlere, yerli ve uluslararası birçok siyasal kurumun yargılanabileceği hatırlatıldı.

Okyanusun diğer ucunda yer alan karamsar ülkeler ise ABD'ye duyulan güvenin önemli derecede azaldığını iddia ediyorlar. Avrupalılar ABD'yi kimin kontrol ettiğinden bağımsız bir şekilde ABD dış politikasının sürekliliğine güveniyorlar. ABD bazen tek başına politika izlemeye kalkışsa da uluslararası anlaşmalarda kurumların desteğine ihtiyaç duyabiliyor.

ABD önümüzdeki iki yıl boyunca Atlantik ötesindeki ilişkilerin daha kötüleşmemesi için bir hayli zorlanacak gibi görünüyor. Bu da ABD politikasındaki karşıt görüşe sahip enternasyonalistlerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Cumhuriyetçi Senatör John McCain'in düşen bayrağını tekrar yükseltmek için kendini ön plana çıkarması bekleniyor. Demokrat başkan adayları, propagandalarında yeniden canlanan enternasyonalizmden bahsetmeli ve "Amerikan halkı tek taraflılıkla ilgili kandırılmış olsa bile, dış politikanın artık sürdürülemediği konusunda ikna edilmeliler."

Kaynak: The Wall Street Journal / William A. Galston